Yeniceoba Gazetesi

Bölgenin Nabzı

KERPİÇ EVİMİZ

Şimdiki çocuklarının hayatlarında,hiç bir eksiklikleri yok. Bolluk içinde yaşamaktalar iyi ki de öyle,onlar her daim çok rahat yaşasınlar.

Bizim çocukluk zamanımızda neredeyse hiç bir şey yoktu.                                 

Akşam yemeğimizi yedikten sonra,çekilecek

yada yatacak kendi ayrı odalarımız yoktu.

Oynamak için oyuncaklarımız şurada dursun, televizyon bile yoktu.Evde ufak bir radyomuz vardı,ona da büyüklerimiz bizleri yaklaştırmazlardı.

Aşağı yukarı elli yıl önce,ben küçükken bir

ablamın evlendiğini hatırlıyorum. O artık kendi yuvasındaydı. Geriye kalan biz 7 kardeş  annemizle beraber toplam sekiz kişi,kerpiçten yapılmış bir evimiz vardı,hepimiz o evde kalıyorduk.Babam o yıllarda daha yeni işçi olarak Danimarka’ya gitmişti.

Nitekim evinin bütün yükü,annemizin omuzlarının üzerinde kalmıştı.Hepimiz küçüktük,aramızdaki en büyüğümüz daha 12-13 yaşlarındaydı.

Kerpiç* evimiz çok büyük olmayan 3 odadan ibaretti. Giriş salonu (aşxane) yazları

oturduğumuz,kahvaltı yaptığımız ve,akşam yemeğinin yendiği yerdir.                                                                 Birde,bir gün gelecek misafirlerimiz için özel ve özenle,düzenlenmiş,döşenmiş,süslenmiş,

çocukların girmesi “yasak” olan (misafir oda) oda vardı.

Geriye kalan en son odaysa,sekiz kişinin döşeklerinin yan yana alt altta dizilerek yere serildiği,geceleri yattığımız yerdir.

Ancak kış mevsiminde havaların çok soğuk olması,sobanın da o yattığımız odada  kurulmuş olmasından,her kışı neredeyse bütün günümüzü o odada geçirmek zorundaydık. Dışarıdan eve girişteki salon, (aşxane)kışın soğuk olurdu,nitekim orayı kullanmıyorduk.                                          

Yattığımız oda hem oturma salonu olarak,hem de yemek yendiği yer olarak kışın kullanılırdı.

Akşam yemeğinden,akşamın biraz ilerleyen vakitlerinden sonra, hatırlıyorum; O, güzel melek gibi  kadın,biricik canım annem beni kendisine doğru çekerdi. Başımı kendi dizinin üzerine koyardı.Bana başlardı masal anlatmaya bir yandan da o yumuşak güzel elleriyle,kafamı hafif bir şekilde okşardı,ellerini başımın üzerinden gezdirirdi.                                                           Bazen de parmaklarını tarak şeklinde,saçımın içinden götürüp getirirdi,yine hafifçe gezdirirdi. Bir taraftan da masal anlatmaya devam ederdi. Hiç bir masalın,nasıl bittiğini bilmezdim. Masalların yarılarında,yada bitişine yakın hep uykuya dalmıştım.

Sabah uyandığımda,yine ayaklarımın dibinde 

yorganımın üzerinde mırıldanarak derin uykusunda olan,tekir kedimizi görüyorum.

Annem her sabah yaptığı gibi,ahırdaki ineğimizi kontrol ettikten sonra,çok geçmeden geri geldi. Geldiğinde kediyi öyle yorganın üzerinde görünce,

hızlı bir hamleyle kedinin üzerine giderek,ellerini kollarını havaya kaldırdı indirdi,ve yüksek bir sesle;Keeehhttt..!!! deyince.                                                                           Kedi korktu açık olan giriş kapıdan, dışarıya doğru fırlayarak hızlan kaçtı.

Annem neredeyse her sabah,kediyi böyle kovduğunda hep kalbim acırdı,kediye üzülüyordum. Hele ki bu günlerde,yaşadığımız kış mevsiminin acımasız soğuğunda…

Ancak öbür taraftan da baktığımda aslında, annem haklıydı.Kedinin başka yerlerde yapacağı “görevleri” vardır.Mesela ahırda ve tandırlıkta fareleri tutacaktı.

Kahvaltı yapacağız,kahvaltıdan önce tabii ki

ellerimiz yıkanacak.

Elleri öyle yıkacak hazır el altında içeride çeşmemiz yoktu.Dışarıda bulunan çeşmemizde,kış nedeniyle donmuş vaziyettedir.

Annemin önceden bidonlarda ve,başka şeylerde muhafaza ettiği suyu kullanacağız.

(Bidonlarda bitmeye yakın olan su,donmuş çeşmenin çözülmesi için ısıtılırdı.Çeşmenin üzerine o sıcak su dökülürdü,böylece çeşmeden tekrar su temin edilirdi)

Normalde dışarıda yıkanacak ellerimizin,dondurucu soğuk bir havanın olmasının sebebiyle,mecburen ellerimizi içeride yıkamak zorunda kalıyoruz.

İbrik suyla doldurulur,bizim ibrik ve leğen bakırdandı.Leğen yere konulur ve, parfümsüz bir kalıp sabunla ellerimizi yıkamaya başlardık.

Öncelikle büyüklerimizin elleri yıkanacaktı, sırayla birbirimize ibrik tutulacak,ve bu şekilde yaş sırasıyla giderdi.

Eller yıkandıktan sonra da,yere kahvaltı için serilen sini etrafında bağdaş kurarak oturuyoruz.                                                                     Ben kardeşlerimin içinden sondan ikincisiyim,en küçük kardeşimle annemizin yanında birimiz sağında ötekisi solunda oturuyordu.

Yakınımızda yanan sobanın üstüne,atılan yufka

ekmekler kızardıkça,annem o yufka ekmekleri 

el çabukluğuyla hızlı bir şekilde ellini yakmadan sobanın üstünden alıyordu.

Yine ayni kıvrak el hareketiyle,hızlıca bize yufka ekmeğini dürüm olarak sarıyordu ve,bir şekilde bize yetiştirmeye çalışıyordu.

Annem bir yandan da çay bardaklarına yarısına kadar doldurduğu çayın,içine biraz şeker ve ağzımız yanmasın diye geri kalan bardağın boş tarafınada,soğuk su eklerdi.

Annem daha ufak olan çocuklarının bardakların içinde bulunan şekeri,çay kaşıkla onların yerine karıştırıyordu.

Kadıncağızın kendisinin o arada atıştıracak,yiyecek bir lokma zamanı yoktu.Bize habire dürümler sarıyordu,çaylar dolduruyordu ve yetiştirme çabasındaydı.Dille kolay biz 7 kişiydik.

Annemin her günü senelerce böyle gidiyordu.

Kahvaltı yapıldıktan sonra da,ben artık dışarıya çıkabilirdim.

Benim için komşu çocuklarla,oynama vakti gelmişti!

Hayatımız böyle gidiyordu yıllarca,bu anlattıklarımın 50 yıl öncesinde…

                    #YükselSarı

*Doğduğum ev: Yapılış tarihi 1956

  Hala sapasağlam ayakta…

  Foto tarih: 11.09.2021 ZEKİ SAVRAN (Yeğen)